“Medeniyetin neresindeyiz” - Yarımada Gazetesi

“Medeniyetin neresindeyiz”

Erdil Ünsal 02/09/2016 - 11:26:06

Bir insan için zeka ve ileriyi görme yetisi varsa o insanın çok eğitimli ve bilgili olması gerekmemektedir. Bir sanatta zeka ve beceri önemlidir. Ama, bir devlet adamlığına gelebilmek için sadece parasal güce sahip olmak ve siyasi oyunları bilmek ve bunları örtüştürmek yeterli olabilmektedir. Devlet adamlığı, ülkesinin, kültürünü, dinini, insan yapısını eğitim seviyesini asgaride çok iyi bilmeyi gerektirir ki, içte ve dışta olan olaylarda doğruya yakın kararlar alabilsin. Bir buçuk yüzyıldan beri Batı dünyasındaki mücadeleler, büyük ölçüde topraklarını genişletmeye teşebbüs eden merkantilist ekonomik güçlerin yönettikleri prenslerle imparatorlar arasında meydana gelmiştir. Fransız Devrimi'nin başlamasıyla birlikte asıl mücadele çizgisi prensler yerine uluslararasında dönüştü. Krallar arasındaki savaşlar bitti, uluslararasındaki savaşlar başladı. Prensler, ulus devletler ve ideolojiler arasındaki bütün bu kavgalar, esasen Batı medeniyeti bünyesindeki mücadelelerdi. Batı'ya ait iç savaşlardı. İslam devletlerinin kendi iç mücadeleleri ise tamamen mezhep çekişmesine bağlı kısır mücadeleler halinde süre geliyordu. İslam ülkelerinden petrol kaynaklarına sahip olanlar, bağnaz siyasi yapılarını ekonomiye dış siyasette yönlendirmeye başladılar. Batı ülkelerinde bankaların hisselerini sonraları da büyük İngiliz mağazaları ve  futbol kulüplerini satın aldılar. Burada, kendi dini mezhepsel idolojik çekişmelerini kendi aralarında sahneye koydukları gibi, silah endüstrisine sahip güçlerin bu terörist savaşım methodlarını kaşımaları ile Al Quadia, ISİD, Boko Haram gibi örgütler terör amaçlı silahlandılar. ABD de 11 Eylül İkiz Kule bombalanması sonrası, ekonomist yazar S.Hungington medeniyetler çekişmesi olacak dediğinde;

“.. Önceleri Hiristiyanların yaptığı gibi şimdilerde, İslam ülkeleri günlerini sadece dua ile geçirmesinler arada birbirlerin öldürsünler diye Kur’anda bir Allah kelamı olduğunu sanmıyorum. Var ve buna uymamız lazım diyerek mi birbirlerini katletmekteler. Dini öğelere inanalar açısından insanoğlunun başıboş bırakmaya gelmediğini, boş olduğunda kafasını kötüye yormaya başladığının örneğini büyük çoğunlukla Ortadoğu ülkeleri arasında süre gelen savaşlardan anlamaktayız. Bir insan yarı Fransız ve yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin bile vatandaşı olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik ve yarı Müslüman olmaktır…” Bir kısım ülkeler, vasat seviyede kültürel bir türdeşliğe sahiptir fakat toplumları hangi medeniyete mensup oldukları konusunda bölünmüştür. Bunlar bölünmüş ülkelerdir. Liderleri tipik bir biçimde, kervana katılma stratejisi izlemeyi ve ülkelerini Batı'nın üyesi yapmayı arzu ediyor fakat ülkelerinin tarih, kültür, ve gelenekleri Batılı olmadığından ortaya bir çelişki çıkıyor. Bu tür bir bölünmenin en açık ve prototipik örneğini Türkiye teşkil ediyor. Türkiye'nin liderleri, Atatürk geleneğini takip etmekte ve Türkiye'yi modern, seküler, Batılı ulus devlet olarak tanımlamaktadır. NATO'da ve Körfez Savaşı'nda Türkiye'yi Batı ile ittifaka soktular; AB'ye üyelik için müracaat ettiler. Türk toplumundaki bazı unsurlar, aynı zamanda İslami bir silkinişi desteklemiş ve Türkiye'nin esas itibarıyla Müslüman bir Ortadoğu ülkesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Türkiye'nin seçkinleri Türkiye'yi Batılı bir toplum olarak tanımlarken, Batı'nın seçkinleri Türkiye'nin öyle olduğunu kabule yanaşmamaktadır. Türkiye, AB'nin bir üyesi olmayacaktır; gerçek sebebi Cumhurbaşkanı Özal'ın dediği gibidir: "Biz Müslüman’ız, onlar ise Hıristiyan’dır. Fakat bunu dile getirmiyorlar. Batı tarafından teşvik edilen Türkiye ve Meksika yeni kimliklerini benliğine kazımak için büyük çaba sarf ediyor. Biri AB ülkesi diğeri K.Amerika ülkesi olma yolunda. 1991'de, Meksika Başkanı Carlos Salinas de Cortari'nin üst seviyedeki bir danışmanı, bana Salinas hükümetinin yapmakta olduğu bütün değişimleri ayrıntılı bir şekilde tasvir etmişti. O, sözlerini bitirdiğinde şunu söyledim: "Bütün bunlar çok etkileyici. Bana öyle geliyor ki, siz esas itibarıyla Meksika'yı bir Latin Amerika ülkesi olmaktan çıkarıp, bir Kuzey Amerika ülkesine dönüştürmek istiyorsunuz." Bana şaşkınlıkla baktı ve şöyle bağırdı: "Aynen! Yapmaya çalıştığımız şey tamamıyla budur; fakat tabii ki, bu kadar aleni biçimde asla söyleyemedik." Bu danışmanın değerlendirmesinin de gösterdiği gibi, Türkiye'de olduğu gibi Meksika'da da toplumun bazı önemli unsurları ülkelerinin kimliğinin yeniden tanımlanmasına direniyor. Batı medeniyeti hem Batılı ve hem de moderndir. Batılı olmayan medeniyetler Batılılaşmadan modernleşmeye çalışmışlardır. Bugüne kadar sadece Japonya bu arayışta tam anlamıyla başarılı olmuştur. Medeniyet kültürel bir varlıktır. Köyler, bölgeler, etnik gruplar, milliyetler, dini gruplar, bütün bunların hepsi, kültürel çeşitliliğin farklı düzeylerinde ayrı kültürlere sahiptir. Güney İtalya'daki bir köyün kültürü, Kuzey İtalya'daki bir köyün kültüründen farklı olabilir; fakat her ikisi de onları Alman köylerinden farklı kılan ortak İtalyan kültürünü paylaşacak olmalarıdır.“(Kyn:Salinas'ın İbero Amerikan Guadalajara zirvesi). Bölgedeki mevcut Japon endüstri, ticaret ve sermayesinin yeni bir odaklaşma noktası olarak (Taiwan); müteahhitlik, pazarlama ve hizmet alanlarında sivrilmiş bir beceriyi (Hong Kong); nefis bir iletişim şebekesini (Singapur); muazzam bir mali sermaye birikimini Asya ekonomisine hızla kazandırıyor. Avrupa  toplumları, Arap ve Çin toplumlarından ayıran kültürel özellikleri; dil, tarih, din, adetler, kurumlar gibi ortak objektif unsurlar aracılığıyla ve hem de insanların sübjektif olarak kendi kendilerini teşhis etmeleri suretiyle tanımlanır. Ülkemizin 60 yıldır girmeye çalıştığı Avrupa Birliği’ne girme istemi üzerinde din, dil ve kültürel açıdan önceden bir çalışma ve araştırma yapılmadan başvuruda bulunulduğunu geldiğimiz yer açıkça ortaya koymaktadır. Bir medeniyetten bahsettiğimiz zaman neyi kastediyoruz? Türkiye’nin komşu İslami ülkeler ile ekonomik ve ticari ilişkileri hem dün hem de bugün geliştirememesinin baş sebebi, bu ülkelerde kargaşalık olması yanında, Suriye, Katar ve S.Arabistan’la ilişkisinin hiçbir zaman bir Japon, Çin, Hong Kong, Tayvan ve Singapour’ birlikteliği gibi olamayacağı, sırf dini motiflerle hareket etmenin ötesine geçemeyeceğini gelişmeler acı bir şekilde ortaya koymaktadır.