Ümit Yaşar Gözüm: Topluma Aşk Estetiği Bilincini Yerleştirmeliyiz!

Yarımada Gazetesi 27/10/2021 - 09:20:56 Bu haber 610 kere okundu
Ümit Yaşar Gözüm: Topluma Aşk Estetiği Bilincini Yerleştirmeliyiz!

Geçmişten bugüne içsel bir yolculuğa çıkmanızı istesek nasıl bir yaşamdı Ümit Yaşar Gözüm’e giden süreç?
 
Öğrencilik yıllarım kitaplar ve dergilerle dolu bir ortamda geçti. Kütüphane sözcüğünü bir mabet olarak algılarım; bilginin mabedi. Yazmak çocukluktan gelen bir tutku. Şiirle başladı, dergilere yazılarımı yolladım demeyi çok isterdim, ama buna gerek kalmadı, dergiler benimle iletişime geçtiler. Üniversite yıllarında sayısız makale, proje yazdım. Seyahat etmekten hep çok keyif aldım. İşimin açtığı ufukla, bir kültür insanı olarak, yurt içine ve yurt dışına yaptığım gezilerde gördüğüm kültürel ortamlar, etkinlikler yaşamımın ayrılmaz parçası oldu.
Yedek subay olarak Ankara’da bulunduğum dönem, entelektüel camia ile içe geçti. Bu arada Başkentle kopmaz bağım, bürokrat olarak kariyer yapmama olanak sağladı. Böylece kültür, sanat ve edevatın merkezine yöneltti ve üst düzey yönetici olarak bu alanların yeniden yapılandırılması ve sektörleşmesine yönelik projeler yapmamı sağladı.
Felsefe eğitimi almış olmam, dille ayrı bir diyalog kurmamı sağladı. Gerek iş gerekse kültür sanat camiasında insanlar, gerek kurgu gerekse düşünsel anlamda takıldıklarını sormaya başladılar. Koca kurguyu bir aforizmaya dönüştürüp somutlaştırdığımda, şaşırıp, beğeni ile kıskançlık arasında bir duygu yüklenirlerdi. Üniversite yıllarında başlayan üstatlık unvanı, yaşam boyunca beni terk etmedi! Sanırım, bazı dostlardan önce sonsuz yolculuğa çıkarsam, mezar taşına da yazdıracaklar iddialı bir şekilde!
 
Siz aynı zamanda üniversitede başlayıp, bürokrasiye uzanan bir unvanında sahibisiniz: Üstat! Felsefe eğitimi almış olmanızın ve ben yazının kalıcı gücüne inananlardanım aforizmanızın, bürokrasideki yolculuğunuza etkisi ne oldu!
Türkiye’de belki de dünyada, çok az kişiye nasip olmuş 40 yıllık entelektüel bir kariyerin parçası olmak ve zaman zaman bir düşün insanı kişiliğine sahip olmaktan dolayı dışlanmak, yazgımın bir parçası. Kalıcı olanın millet ve devlet olduğu bilinci oluşmaya başladığından bu yana kırılganlığı arafa çekmeye başaranlardan oldum. Yönetirken bunu ilke edinemezseniz, mutlaka taraf olursunuz. Evet, her vatandaşımızın olması gerektiği gibi, Türk Milletinin tarafı oldum. Ötesi, etnik, siyasi ve dinsel ayrıştırmadır ki, toplumsal özgünlüğü yok sayanları, bireysel özgürlüğü yok sayanlar kadar tehlikeli bulurum.
Yöneldiğim her alana benden önce düşünsel sorgulamalarım ulaşırdı. Çünkü her şeyin, herkesin yeni bir soluğa ve yenilenmeye, değişen dünyaya evirilmeye ihtiyacı olduğunu, yaşama karşı bir sorumluluk olarak algıladım.
Türkiye’nin güzel sanatlar alanında plastik sanatlardan fonetiğe, kültürel mirasından müzelerine, uluslar arası kurumlara; yazar, çevirmen, yazar ajanlığından yayıncılık dünyasına, uzanan bir yolculuk benimki! Sayısız sosyal sorumluluk projelerinde cemiyet hayatının aydın kişiliklerinin birikimlerini toplumsal yarara dönüştürmeyi kapsayan bir hareketli bir yaşam. Yaşamı kareye benzetirsek, dört köşesini de kullanma şansı yakalamış az sayıdaki şanslı kişiliklerden birisi olduğumu tereddütsüz söyleyebilirim.
Bu yazı hayatım içinde böyle, binlerce kitabın hazırlanması ve onlarca derginin yönetiminde bulununca sosyal alanın her zerresine dokunuyorsunuz.
Bürokraside daha çok teknokrat olarak tanındım. Bunun iki nedeni vardı; içimdeki yaratma yetisini öldürmek istememem ve otoriteye karşı duruşum. Onun için çocukluktan gelen asi yanım, hep kendi patronum olmayı öğretti. Yaşam bir başarı işidir ve bunu başarmak her canlının hakkıdır. Bir başka açıdan baktığımızda da yaratıcı düşüncenin hakkını aldığı, ama bu hakkı elde etmenin karşılığında toplumsal sorumluluk yüklenen bilinç ve bir vicdana sahip olmak temel koşuldur.
 
Hemen her konuşmanızda cehalet bir toplumun en büyük düşmanıdır ki, bundan kurtuluşun bir tek yolu vardır; o da eğitimdir, diyorsunuz!
Her karanlığın yönünü cehaletin yarattığı ortak akıl çizer ki; asla var edilemeyecek tek gerçeklik ‘hiç’ ile yüzleşmeye davet eder! Hocalarımdan bazıları ve akademiyanın genel geçer bilgi üreten azınlığını terazinin bir kefesine koyduktan sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, öteki büyük çoğunlukla da çalışınca ortaya çıkan eser ve onun yarattığı hazzı alamaz olduğumu anladığımda, başladım sorgulamaya!  Akademiyaya karşı daha temkinli yaklaşma refleksi oluşturmam kaçınılmazdı. Bu sadece bireysel bir sorun ya da öngörü değil, aksine toplumsal sorun ve öngörü!
Benim toplumsal yargım; bir toplumu eğitimcileri (öğretmen ve akademisyenler) yeni ufuklara taşır ya da entelektüel olanın dibine çeker. Kimimiz aileye, kimimiz sokağa kimimiz birçok etken sebebe dayandırabiliriz bunu! Ama unutmamamız gereken o saydıklarımızda eğitimin eseridir! Eğer bir toplum düzeltmeye başlayacaksa bir şeyleri, örgün-yaygın-aile vs. ayırım yapmadan bu mutlaka eğitim olmalıdır. Çocuğu başarıya götüren merakın bile eğitilebilir olduğu ve yönlendirebildiğini dikkate alırsan yaşadıklarımızı, toplumsal incinmeleri/travmaları daha kolay anlarız.
Buna kendi alanımdan örnek vermek isterim. Felsefe ortaokul ve lise sıralarında gençlerin korkulu rüyasıydı. Üniversite sıralarında da farklı alanlarda ki arkadaşlarımla sohbetimizde uzak durduklarını hissettiğimde, büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuz anlamıştım. Bu tavırlar karşısında toplum adına, ürkmüş ve donmuştum. Sanki düşünme insana has bir sanat değil de, tüccara ısmarladığı bir meta.
Haklı mıydılar anlamamakta ve uzak kalmakta diye sormalıydık kendimize. Siz düşünme yetisini sadece binlerce İzm bataklığına indirgerseniz, kendinize özgü bir felsefe dili oluşturamayıp, kavramlar hazinesi yaratamazsanız. Vatandaş da taşıma suyla o değirmeni döndürmez, döndürmüyor.
Siz varoluşunuzu ortaya koyacağınız düşünme yetisini kullanmayıp, bir başkasına bırakırsanız, birileri sizin yerinize kendi çıkarına düşünmeye başlar ve bütün yükü de size bindirir. Çok uzağa gitmemize gerek yok, ülke olarak son 50 yılımızın analizi bunu yüzümüze çarpıyor. Doğanın özüne aykırıdır boşluk, siz bir boşluk yaratırsanız doğa onu mutlaka dolduruyor!
 
İnsanı iki kere düşündüren sanatsal bir dil ve anlatım tarzınız var. Yazarken örnek aldığınız yazarlar oldu mu? Yazarken ne kadar kendinizsiniz?
Yerinde bir soruya dönüşen tespit. Yazarken örnek aldıklarım yok ama okumak için seçici davrandığım örnekler çok. İsim vermeye girersem alınacak çokça yazar dostum var. Hiçbir yazarın yazı dışında sıradan olana kafa yormasını, zaman harcamasını istemem! Şunu söylemeliyim ki, yetkin hiçbir yazarın ötekinin üslubu diye bir derdi yoktur, olmamalıdır. Kurgu ve üsluptur bir metni özgün kılan. Yeni kavramların yarattığı yeni söylenmemiş henüz kurulmayı bekleyen bakir cümleler hariç, her sözcüğün yankı bulduğu bir evrendir yazma sanatı. Bunun için yazı değişimcidir, yenilikçidir!
Ağırlıklı olarak sanat eleştirisi yapan, felsefe eğitimli birisi olduğumu dikkate alırsanız, metinlerimdeki şiirsel dil sanat tarafımdan, insanı bir an durdurup düşünmeye yönelten yanım ise felsefeden. İnsani olandır bu aslında. Bir düşünce varlığı olarak, yaşamı sorgulayan bir varlığın, elindeki öldürmeyen en etkili silahı düşünce gücü, akıl! İnsanlığın başına ne geliyorsa, düşünme yetisini kullanmayan kitleler yüzünden geliyor! Oysa varoluşuna yönelik açacağı bir kapı, onu insan olmanın doyumsuz tadına götürecek.Varoluşunun başlı başına bir sanat olduğunu anlayacak! Yaratıcı düşüncenin ona estetik bir ruh üflediğini ve bunu besleyerek geliştirmesini beklediğini anlayacak ve birey geliştikçe bu topluma yansıyacak!
 
Bir konuşmanızda ‘insan kardeşlerim olayları her zaman kendi çıkarımlarınız açısından yorumlamaya çalışıyorsunuz, oysa gerçek tek ve biricik, ona yaklaşmayı deneyin! O zaman belki daha az mutlu, ama daha çok huzurlu olacaksınız.’ Diyorsunuz. Sizin sorununuz kitleyle mi yoksa bireyle mi?
O konuşmam aşk estetiği üzerine bir konuşmaydı. Zevkli ve açıklayıcı bir konuşmanın ardından yaşamı kuyruğundan yakalamış olduğu her halinden, umutsuz, mutsuz ve bırakılmışlık yaşayan tavırlarından anlaşılan bir dinleyicinin keskin çıkışı karşısındaki sükût bulmuş halimdi.
Giderek ‘gerçek’ kavramının özünden uzaklaşıp mutsuz oluyoruz, peşine yavaş yavaş gerçeklik algısından kopup sürekli yanılsamalar içerisinde huzurdan da mahrum bırakıyoruz kendimizi. Sonra yaşam bir dert küpüne dönüyor, aidiyetimizi kaybediyoruz. Daha çok varlık sahibi olduğumuzda korkunun girdabına, az olduğunda da ötekilerin sahip olduklarına bakarak değerlerimizden uzaklaşıyoruz.Oysa yaşam, sıradan kaygılar için, sandığımızdan çok daha kısa. Etrafınıza bakın, yaşamın içinde çok fazla sahte kişiliklerin dolaştığını göreceksiniz. Kendisi huzurlu olmayanın, evrene huzur vereceğini düşünmek boş bir teselli!
Mutluluk ya da huzur başkasının size sağlayacağını söylediği vaatler zincirinin eseri değildir. Aksine kişinin düşünce gücünü kullanarak ulaşacağı bir dinginlik halidir! Bu açıdan baktığımızda her aydın-entelektüelin olduğu/olması gerektiği gibi, birey ve dolayısıyla toplum benim düşünsel sorgulama alanım içerisinde!
Aşkın Estetik Halleri kitabınız, sizce hangi kategoriye giriyor: Şiir, öykü, roman ve deneme! Ya da bir kavram felsefesi denemesi.
Bir yazarın düşünceleri metne dönüştükten sonra, kendisi/nin değildir! Yazı sevgi gibidir, paylaşıldıkça mutluluk verir. Ancak, kurgu aşk gibidir, yazarın mahremidir. Metne yansıyıp alenileşen her cümle-mısra okurun kendisinden bir şey bulacağı, sorgulayacağı ve yeni bir ufka evireceği bir gerçekliktir. Dolayısıyla, yazarın eser üzerine söyleyeceği her cümle sadece bir iddiadır. Edebiyat kanonlarının algısı bir metin üzerindeki en büyük değerlendiricidir. Onun için şudur dayatmasından daha çok, sanatsal dil ve estetik ahenkle henüz üzerinde çokça çalışılmamış, yeryüzündeki her insanın özüne dokunan aşkın estetik hallerini kavram sorgulamaları üzerinden anlatan bir kitaptır diyebilirim.
Bunun için, büyük çaba harcadığımı söyleyemeyeceğim çünkü bu benim yazıya kazandırdım biçim. Felsefi ya da bir başka deyişle düşünsel metinler ilgilisi akademik alan dışında kolaylıkla okunan metinler değildir. Bu salt akademik ya da yavan dil, özellikle sosyal bilimler alanında insanları okumaktan uzaklaştırıyor diyebiliriz.
 
Aşk estetiğine yönelik bu içkin sorgulamanın kaynağı nedir? Sizce kadın, evrenin neresinde duruyor?
Aşkın Estetik Halleri, akşamdan sabaha oluşmuş bir aşk romanı, ya da yaşamın güncel olaylarının öykülendiği, romanlaştığı bir metin değildir. Yıllara dayanan bir araştırma ve bol dipnotlu felsefi bir metin olarak düşünülmüş, uzun bir vazgeçiş öyküsüdür. ‘Ben’ zamirinden çıkarıp, ‘insan’ zamirinde kendini bulan içkin bir sorgulamanın eseridir.
Türkiye ve dünyadaki gerçekliğinden koparılan,  kadın imgesi üzerinden, aşkın işlendiği ve sorunuza konu olan kadın evrenin neresinde diye sormamla başlayan bir sorgulamalar dizinidir. Geçip giden her günü silip süpüren bir belleği var toplumun. İnsanı anlamadan, eril ve dişil putlarla donatıyor toplum bireyi. Oysa kadın evrenin aynı zamanda hem öznesi, hem de nesne olan en zarif varlık. Kırılgan bir yapıyı daha kırılgan hale getirmek yerine, toplumu bilinçlendirip bireyi huzurlu kılma önermeleriyle, aforizmalarla dolu düşündürücü sayfalar. Öyle iki kuşluk vaktinde tüketilebilecek bir metin değil. Aksine, herkese özgün birer aforizma armağan edeceğinden emin olduğum, aşk estetiği üzerine içsel bir kitap!
Onlarca ülke ve coğrafya gezmiş birisi olarak, hala rüyalarını doğduğu topraklarla özdeşleştiren ruh halim var. Aidiyet duygum, içine doğduğum toplumdan insana/lığa uzanıyor. Yaşanabilir bir evren yaratmak, ancak aşkla mümkün. Bunun için, aşkın neliğini anlamak ve saygı duymakla başlamalı işe. Günlük bedensel buluşmaların aşk değil haz olduğunu anlamak için, sadece cesur olmak ve kendine itiraf etmek gerekiyor. Şunu sormalı insan ‘sahi ben kimi kandırıyorum – kendimi mi?’ Bir insan kendini niçin avutarak kandırır ki! Hele söz konusu olan yaşamı estetik ahenkle donatan aşk ise!
 
Aşkı duygunun üstünde bir yere koyarken, kavramların içini boşaltarak ihanet ediyoruz, insana, sanata, belleğimize diyorsunuz. Aşk nedir sizce?
Aşk mı dediniz; atış ritmini unuttuğum göğsümde şimdi bir aslan kükrüyor! Önce toplumsal yargıyla aşkı dövdüler, sonra da niye aşka uzak kaldı diyerek yürekleri! Lanet olasıca erilliğin aşağıladığı dişil gücün eserisiniz insan kardeşlerim! Ey yazının gücüyle son bulan şafak, sana en çok aşk yakışır! Yaz günlüklerinin neşesi yansımıştı bakışlarına. Oysa biz onu hep sonbahar güncelerine düştüğü hüzünlerden ibaret sayardık! Bakın, göğsüne düşen ateş yumağı nasıl da değiştiriyor insanı! Onunla karşılaşınca anladım, şeytanın kehribar nehrinde saklandığını. Birazcık şehvet, birazcık düştü: Sanki bir Samanyolu parçasıydı gözleri, sonsuza uzanan galaksilerden umut akıtırdı gözlerime!
Ah yüreğimizin ortasından akan nehirleri kurutan cehalet; en az zaman kadar sorumlusun aklın tükenişinden! Unutmayın ki, insan kardeşlerim; bir yürek nefreti; karanlığı giyinirken öğrenir!
Gözlerin bir akıla saplandı, bakışların bir yüreğe: Ey aktığı yüreğin ritmiyle eşleşen duygu, seni kitlelere kodlamak gerek! Siluetimin düştüğü aynanın arkasında ararken buldum kendimi; öylesine büyük bir yanılsamaydı aşk.Kadının zarafet çemberinden geçen her yürekte estetik bir dokunuş vardır! Süfli heveslerine kurban ettiği genç bedenlerle övünen arsızlar. O ziftten kara taştan katı düşlerinizin de sonu gelecek! 

Yorum