CENGİZ BAYSU
Tarih: 15.12.2025 08:21
Meşhur Matematikçiler (Kitap tanıtımı)
F. Benson Stonaker, Gündoğan Yayınları, Üçüncü Baskı, Ağustos-1999)
John von Neumann
28 Aralık 1903’te Macaristan-Budapeşte’de doğmuştur. Altı yaşındayken sekiz basamaklı sayılarla işlem yapmaya başlamıştır. Sınıf arkadaşları onun matematik başarılarından ziyade fotoğraf makinesi gibi işleyen belleğinden etkilenmişlerdi.
Bir öğleden sonra onun telefon rehberini eline alıp birkaç sayfasına göz attığını ve isimleri, adresleri ve telefon numaralarını aklından ezbere söylediğini hayretle seyretmişlerdir.
10 yaşına geldiğinde ise, öğretmenleri, von Neumann’ın 46 ciltlik Alman Tarihi’ni okuduğunu ve sonra Macar askeri liderleriyle eseri ayrıntılı biçimde tartıştığını görmüşlerdir.
Von Neumann 23 yaşındadır. Budapeşte üniversitesinden doktorasını almış, 1926-1930 arasında Almanya’da üniversite hocalığı yapmıştır. Kuantum gibi derin bilim alanına girmiş, matematik ve bilgisayar çalışmalarıyla ün yapmıştır.
1955 yılında Atom Enerjisi Kuruluna atanmış ve aynı yıl ödül almıştır. 1957 yılına kadar birçok çalışmalara imza atmış, atom bombası, nükleer reaktörler ve ilk bilgisayar üzerinde çalışmalar yapmıştır.
Çalıştığı ortamların radyasyon içermesi nedeniyle kanser hastası olmuş ve 1957 yılında kanserden ölmüştür.
Görüyorsunuz ya, bilim insanı olmanın bir maliyeti bir de sonucu var. Nükleer fizik konusundaki araştırmaları keşke atom bombası şeklinde insanlığın aleyhinde değil de tamamen tıp alanında ve insanlığın hayrına kullanılmış olsaydı!
Edebiyatımızdan
Yusuf Ziya Ortaç, 1960 yılında yayımlanan edebiyat anıları “Portreler”inde Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957)’ı şöyle anlatıyor:
---Baba maşallah ne güzel dişlerin var?
---Neyleyim yiyecek bir şey bulamadıktan sonra!
Hüseyin Cahit Yalçın, “Falcı” adlı kitabında Süleymaniye camisinin avlusunda bir askerin falına bakan falcıyı anlatır. Belediye çavuşu falcı için askere,
---Seni aldatıyor, paranı alıyor.
---Ziyanı yok, alsın… Memleketten haber veriyor ya!
Bir de bizim kültürümüzün dışından örnek vereyim. Bu örnek “Bilgi küpü” diyebileceğimiz türden…
*** *** ***
Ciddi konulara girmeden acınacak halimize biraz gülelim istedim. Olaylar karşısında kendisini kontrol edemeyen ve koşuma girmiş hayvan gibi addeden bir maganda kitlesi var. Yaptıkları yasadışı işlerle övünen veya toplumun değerleriyle zıt düşen bu tiplere her yerde, her sektörde hatta her tahsil seviyesinde rastlamak mümkündür.
*** *** ***
Şişenin vefasızlığı
Yılbaşı akşamı yaklaşıyor. Geçmiş yıllarda aynı masayı paylaşmak zorunda kaldığımız kişileri hatırlıyorum. Hatır sorma, yeni yıl için iyi dileklerde bulunma ve sağlık temennalarından sonra “bir eğlendik bir eğlendik ki…” diye afra tafra yapan gözleri dönmüş, yanakları kızarmış, dilini kontrol edemeyen kişinin aslında başkalarını eğlendirdiğine şüphe yoktu, yine öyle olacak… Neden mi? 70’lik bir şişe rakıyla güreşmiş kişi, onu bitirdiğini sandığında yenilmiştir ona…
Bu da son olsun
İlk radyo yayınının başladığı 1927 yılından 37 yıl sonra 1964 yılının Mayıs ayında rahmetli babam AGA marka istasyon arama düğmesi kocaman olan bir çanta radyo almıştı. Ben ilkokul 4’üncü sınıfa gidiyordum. Mahallemize ilk defa radyo girmişti.
Paşabahçe’de Sahip Molla Caddesi’nde yazlık sinemanın karşısında oturuyorduk. Sinema saatinden önce bahçeye bizim radyoyu götürürdüm. Mahalleli daire şeklinde yerini alır, hep birlikte haberleri dinlerdik.
Komşuların en yaşlısı durumundaki Hatice Ana Urfalıydı ama çok küçük yaşta geldiği için İstanbul kültüründen beslenmişti. Haberleri dinlemek için herkes toplandıktan sonra gelirdi. Hanımlar ona takılır, yine işlerini bitirememişsin Hatice Ana dedikleri zaman,
---Assolistler sahneye sonradan çıkar, derdi.
Radyoda haberleri dinlerken, “Bunun içinde seksen bin melâike var. Konuşmaları onlar bize iletiyor” demek suretiyle açıklama yapardı (!). Diğer yaşlılar ise kendi düşüncelerini söylerlerdi. Kanal değiştirmek için radyonun önündeki palamut gibi düğmeyi çevirirken parazitler, cızırtı ve pızırtılar çıkardı. Bunlara da kılıf, “Melâikelerin göğe gidiş gelişlerinden dolayı çıkan sesler” demeyi sıkça tekrarlardı. Hatice Ana arada bir de, “Allah”, “Lâ ilâhe illallah” veya “Şükürler olsun ya Rab!” şeklinde zikreder ve şükrederdi.
Mahallenin çocukları bizler, bunlarla pek ilgilenmezdik. Orhan Boran’ın Yuki programı bizim için bulunmaz ve kaçırılması mümkün olmayan bir programdı… Bu yazıya 61 yıl öncesinin gözlüğüyle bakmak gelmişti aklıma.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —