Hüseyin Anıl
Tarih: 28.08.2025 09:13
MUŞ ADLİYESİ / MİLLETVEKİLİ TEKİN
Okuyacağınız bu öykü benim çok değerli bir Muş sürgün anımdır, ikinci "Üsen Hoca Anladıdduru-2" öykü kitabımda kullanacağım, içi benim için derslerle dolu yaşanmış bir anı-öykümdür.
MUŞ ADLİYESİ / MİLLETVEKİLİ TEKİN
İLERİDİKMEN / KÜRT / KÜRTÇE
12 Eylül Faşist Cuntasının kıyım ve sürgündeki yıllarımda, 1981 yılı, kışın sonu, baharın başları gibiydi.
Bir ay başı maaşımı almak için, Varto Karameşe köyünden, Varto ilçe merkezine gelmiştim. Bu gibi geceleme yapacağım zamanlarda, Varto Hürriyet Oteli’nde kalır, az da olsa, sosyal yaşama karışır, ertesi günü de köye dönerdim.
Yine böylesi bir aybaşı günü, saat 09.00-09.30 gibi Hürriyet oteline gelmiş, çok özlediğim sıcacık bir banyo yapmış, çamaşır değiştirmiş, alt alttaki lobi-lokale inmiştim. Hürriyet Oteli tertemiz, 10-12 odalı bir oteldi.
Daha çok ilçenin üst derece memurlarının geldiği otel lokalinde, henüz 3-4 masa vardı, onların da iki, üçünde, benim gibi otel müşterileri kahvaltılarını yapıyor, tek masada da sohbet edenler oturuyordu.
Tam ben ortaya karışık, günaydın diyecekken, sohbet masasından biri, “Hüseyin Bey günaydın, şöyle buyrun hoş geldiniz” dedi. Baktım, seslenen kişi, Muş Milletvekili Tekin İleridikmen idi.
Zaten de Varto’da ilk tanıdığım insan, hatta, Muşa ilk gelişimde, yolda, otobüste tanıştığım, ilk Muşlu ve ilk Vartolu insan Tekin İleridikmen’di. Masada, biri Tekin Bey’in yardımcısı, toplam dört kişiydiler. Ben beşinci kişi olmuştum. Tekin Bey’den başlayıp, merhaba diyerek ellerini sıkıp oturdum.
Lokal çalışanlarından biri kahvaltımı getirip, masamızın yanına koyduğu bir sehpanın üzerine bıraktı. Tekin Bey, beni hızlıca masadakilere tanıtıp, “Hüseyin Bey size afiyet olsun, siz yiyene kadar biz de sohbetimize devam edelim” dedi.
Benim kahvaltım bitti, onlarda aralarındaki konuyu tamamlanmıştı. Tekin Bey bana dönüp, “Hüseyin Bey adi gelin yarın sizinle, değişik bir şey yapalım, Muş’a gidip gelelim” dedi. Ben de, “aman ne kadar güzel olur, ama Tekin Bey, yarın ben köyde ve okulda olmam gerekir, bunun için izin almam gerekir, bilmem ki nasıl olur” dedim.
Tekin Bey, “ben ilçe ilköğretim müdürünüzden ve okul müdürünüzden, rica eder, gerekli yasal izinleri alırım, siz merak etmeyin” dedi. Otel resepsiyonundan bir A-4 kağıt alıp, ilçe milli eğitime bir izin dilekçesi yazdım. Tekin Bey, arkadaşlar, iki dakika izin verin” diyerek masadan kalktı, bana da, “gel Hüseyin Bey” diyerek, otelin yönetim odasına girdik. Tekin Bey, otel sahibine, “bir telefon etmem gerek, izin verir misiniz” dedi.
Telefonların çevirmeli, santralden bağlatmalı olduğu yıllardı, santralden, ilçe milli eğitim müdürü bağlandı, Tekin Bey, “Sayın müdürüm merhaba, Karameşe öğretmenimiz Hüseyin Anıl ile birlikte sizi ziyarete geleceğiz, uygun musunuz” dedi. Kısa bir diyalogdan sonra, “yarım saate sizdeyiz efendim” diyerek telefonu kapadı.
Yardımcısına, “Al şu parayı, git kaşı pastaneye, bir kilo karışık kuru pasta yaptır, al-gel” dedi. Tekin bey ve ben, elimizde kuru pasta, söylediğimiz dakikada, ilçe milli eğitim müdürünün kapısındaydık. Bir görevli kapıyı tıklatıp açtı ki, müdür bey de bizi karşılamak için kapıya gelmişti.
Oldukça saygılı ve nazik bir karşılamaydı bu, selamlaşma bitince, ben getirdiğimiz pastayı, müdür beye verdim. Tekin Bey’de benim bir zarf içine koyduğumuz dilekçemi müdüre uzatıp, “müdürüm, bizim ortak bir arzuhalimiz var, izniniz olursa, yarın için, birlikte Muşa gidip, gelmek istiyoruz” dedi.
Günlerden çarşambaydı, müdür bir günlük izin dilekçelerimi okudu, dilekçenin üzerine bir şeyler yazıp, imzaladı. Hiç ikiletmeden bana dönüp, “Zaten okul müdürünüz de burada, o da maaşını alıyor, ben ona durumu anlatır, Perşembe ve cuma günü izinli olduğunuzu söylerim” dedi. Kafadan bir gün fazladan izin vermişti, çok sevinmiştim, teşekkür edip, çaylarımızı içip çıktık. DEVAMI YARIN
Yolda, “Tekin Abi, yarın Muş’a neden gidiyoruz, Muşta ne yapacağız?” dedim, “Hüseyin yarın benim bir duruşmam var, senin için de değişiklik olacak, senin adliyede o duruşmayı izlemeni çok istiyorum, hepsi bu, ondan sonra, bir yerde oturur karnımızı doyururuz, Perşembe, Cuma Zengök otelde kalır, seni dostlarımla tanıştırırım, san de kafanı dağıtırsın, cumartesi günü Varto’ya döneriz” dedi.
Yürüdük, yeniden Hürriyet otele geldik. Ben otel yönetimine, yarın sabah eşyalarımı toplayacağımı, perşembe, cuma günü otelde kalmayacağımı belirttim, Tekin Abi evine gitti.
Tekin Abi’nin yardımcısı, aynı zamanda şöförü idi, beni perşembe sabahı 08.00’de Renault bir otomobille beni otelimden aldılar ve Muş yoluna çıktık. Tarihi Abdurrahman Paşa Köprüsü’den sonra uyuklamışım ki, Tekin abi uyandırdı, “uyumak yok, aç gözünü, çevreyi gör, izle ve sorular sor” diyordu.
Yolu tüketmiştik, yardımcı bizi şehrin tan merkezindeki Zengök Otelin önünde bıraktı. Otele girdik, ayrılmış iki odamız olduğunu orada öğrendim, çantalarımızı verdik, odalarımıza çıkardılar. Otel lobisinde kahvelerimizi içerken, Tekin Abi biraz dosyasına göz attı.
Hızlıca otelden çıktık, bir sokak ötedeki Muş Adliyesine vardık. Aman Allahım, Bodrum Adliyesinden bile daha kötü durumda, üflesen yıkılacak, ahşapları dökülen, eski, viran bir bina…
Tekin Abi içeri girer girmez, körüklü deri çantasından çıkardığı avukatlık cübbesini giydi.
Mübaşir kıyafetli biri, “Tekin begim hoş geldin” dedi, Kürtçe bir şeyler konuştular gitti.
Tekin Bey, “duruşma odacığı” bir odayı kapısından gösterip, “Hüseyinciğim, biraz sonra, içerideki son sıraya oturursun” dedi ve ayakaltı bir yerde bir sandalye gösterip, burada otur, bekle beni” dedi, kendisi başka bir odaya geçti.
Biz yürüdükçe, tüm taban tahtaları inanılmaz esniyor, çöküverecekmiş gibi, gacur-gucur sesler çıkarıyordu. Odalar arasında, sürekli koşuşturmakta olan jandarmalar sayesinde ise, bina adeta deprem sallanmasına dönüyordu.
Benim ayakaltı dediğim yere, daha büyük sallanma ve gürültülerle, bir anda yedi, sekiz kişi birden gelmişti. Aralarında iki de kadın vardı… Kendi aralarında, biraz alçak sesle, hiçbir şey anlamadığım Kürtçeyle konuşuyorlardı.
Mübaşir olduğunu tahmin ettiğim, 50 yaşlarında bir adam, duruşma salonuna benzettiğim o odanın kapısına dikelmiş, çok ciddileşmiş şekilde, Kürtçe ve yüksek sesle, sadece, isimleri söylemesinden anladığım, çağrı anonsları yaptı.
Benim yanımda dikelişen bu kişilerin hepsi, mübaşirin kontrolünde, o duruşma odacığına doluştu. Kapı açık olduğundan, ben az da olsa odanın içini görebiliyordum. Tam karşıda cübbesiyle yargıç, önünde daktilograf bir kadın, sol tarafta bir küçücük masa başında avukatlık cübbesiyle Tekin Bey yerini almıştı.
Tekin Bey yargıca dönüp, “efendim uygun görürseniz, duruşmayı izlemesini istediğim bir konuğum var çağırabilir miyim” dedi. Yargıcın oluruyla, kimliğimi mübaşire verip, içeriye girdim. Yargıç, “şuraya oturun” diyerek, bir tabureyi işaret etti. Ben de hızlıca gösterilen yere oturdum.
Yargıç, “Yaz kızım, …. ların hazır bulunduğu halde duruşmaya başlanmıştır” dedi, klavye söylenenleri, bir makine hızında çat-çat-çat yazdı.
VE DURUŞMA BAŞLADI
Yargıç birkaç tapu ve arazilerin tapu numara ve kayıtlarını okuyarak, hazır bulunanlara bir soru sudu, yedi-sekiz kişinin en yaşlısı ayağa kalkıp, yargıca hitaben Kürtçe birşeyler söylemeye başladı.
BENDE İLK ŞOK BAŞLADI
Yargıç, “dur, dur, dur, sen Türkçe bilmiyor musun” dedi. Tekin Bey ayağa kalkıp, “Sayın yargıcım, müvekkillerim hepsi biraz anlasalar da, hiç biri, konuya açıklık getirecek kadar Türkçe konuşamıyor, yeminli tercümanımızı çağıralım” dedi.
BENDE İKİNCİ ŞOK
Yargıç mübaşire, “Çağır oğlum, tercümanımız gelsin” dedi. Mübaşir kapı eşiğine çıkıp, Kürtçe bir cümlenin içinde bir ismi yüksek sesle sesledi ve çağrı yaptı. Kırk-elli yaşlarında bir adam içeri girdi, yargıcın solunda bir yere dikeldi. Bu her hareketlilikte, adliye çöküverecek duygusuna kapılıyordum.
ŞAŞKINDIM AMA, TEKİN BEY’İN BENİM NEYİ GÖRMEMİ İSTEDİĞİNİ ANLAMIŞTIM
Yargıç, davacılara Türkçe sorduğu soruyu tercümana yöneltti, “sor onlara” dedi. Tercüman yargıcın sorularını, davacılara Kürtçe olarak sordu. Bir aile olduklarını anladığım grubun en yaşlısı, tercümana dönerek, tüm soruları yanıtladı. Tercüman da aldığı yanıtları yargıca tercüme ederken, klavye de her olan biteni ve söyleneni hızla kayda geçiriyor, yazdıklarını, kontrol için hem yargıca, hem Tekin Bey’e okuyordu. (Tahminim, daktilograf kadın da Kürt’tü ve Kürtçe biliyordu)
Yargıç daha birçok soru sordu, tercüman çeviri yapıp, davacılara sordu, onlar yanıtladı, tercüman Türkçeye çevirip, yargıca aktardı, daktilograf ta kayda geçirdi.
Tekin Bey de Kürtçe konuşup, anlayabildiği halde, tüm sorularını Türkçe sordu, tercümana çevirtip, kayıtlara öyle geçirtti.
Yargıç, Tekin Bey’e ve davacılara dönüp, “Söylenenleri ve kayıtları dinlediniz, katılmadığınız veya ekleyeceğiniz, unuttuğunuz bir şey var mı?” dedi.
Tekin Bey, “Tamamdır sayın yargıcım, benim ve müvekkillerimin söyleyeceklerimiz bundan ibarettir” dedi.
Yargıç tercümana, “davacılara sor bakalım, başka bir diyecekleri var mı” dedi, tercüman çevirdi, Kürtler konuştu, tercüman bu kez Türkçeye çevirdi, “diyecekleri bu kadarmış sayın yargıcım” dedi, daktilograf her söyleneni takır, takır kayıtlara geçirdi.
Daktilograf, son kayıtları tekrar okudu, yargıç Tekin Bey’e dönüp, “tamam mıdır” dedi, karşılıklı teyitleştiler, “tamam” denildi.
YARGIÇ “DURUŞMA BİTMİŞTİR, BİR DAHAKİ DURUŞMA ŞU TARİHE ERTELENMİŞTİR” DEDİ, HEKES AYAĞA KALKTI
Muş Adliyesinde bir, bir buçuk saat kadar süren, bir veraset, tapu davası oturumu böyle başladı ve bitti. Sizler bu 43 yıl önce yaşanmış bu öyküden ne anladınız?
Ben henüz 32 yaşımdayken, Kürt ve Kürtçeyle, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti şartlarında yaşadıklarını tanımış ve görmüştüm. Bu insanların yargıcı olmak ta, öğretmeni olmak ta zordu. Esas zorluk, Kürtlerin yaşadıkları idi. Kısacası ben geçek “Kürt sorunu” ile 1981 de Muş’ta tanıştım.
TEŞEKKÜRLER TEKİN İLERİ DİKMEN, RUHUN ŞAD OLSUN, BUNA “YAŞAYARAK ÖĞRENME” DİYORUZ.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —