KÜÇÜK VAK’ALARIN OLGUSAL SONUÇLARI (1) - Yarımada Gazetesi

KÜÇÜK VAK’ALARIN OLGUSAL SONUÇLARI (1)

Barış Aygener 28/03/2017 - 15:16:06

Geçen gün geçmişte tanıştığım bir danışanım ile karşılaştım. Ayak üstü yaptığımız kısa sohbette çocuğunun matematikle başının dertte olduğunu söyledi. Lise öğrencisi olan çocuğunun ne yapsa matematikten geçer not alamadığını dile getirince merak ettim yaşadıklarını. Çocuğunun eğitim süresince hiç dersi kaybı olmadığını, okul çıkışında öğretmeninin yaptığı etütlere katıldığını, ayrıca özel ders de aldıklarını söyleyince, içimden “ne yaparsanız yapın öğrenci istemedikten sonra yararsız.” diye geçirirken; çocuğun da ilgili ve istekli olduğunu, sınıf ortamında derse katıldığını ve hatta bunu öğretmeninin de itiraf ettiğini  ekledi, dertli veli. Uzunca bir zamandır dile getirmeye çalıştığım bir eğitimsel ve pedagojik kusuru anlatıyor aslında bu vak’a.

 

Küçük bir vak’a olduğuna bakmayın; vakıa boyutu, başka bir ifadeyle eğitimsel, pedagojik ve sosyolojik olgusal bir gerçekliğe karşılık geliyor. Bu küçük vak’a, sadece dersin tasarımında sınıftaki öğrencilerin hazır bulunuşluklarının, ilgi, merak ve becerilerinin dikkate alınmadan, farklılıkları ve seviyeleri gözeterek hedef ve kazanım belirlememeyi anlatmıyor. Aynı zamanda kullanılan ölçme aracının yani sınav kağıdının söz konusu duyarlılıkları gözetmeden yapılandırıldığına da işaret ediyor. Yine de durum bundan ibaret olsa, çocuğun değer dünyasını alt üst eden boyutları olmasa, durum tüm yaşam sürecini etkileyecek boyut taşımayıp sadece okul yaşamı içinde kalsa, kısaca size ironik gelecek belki ama “mesele, memleket meselesi” olmasa, sesimi bu kadar çıkarmazdım.

 

Şükür ki benim gibi düşünenler de var. Şöyle diyor, Ahmet Dervişoğlu: “Türkiye için önemli bir şey: Hangi kademede olursa olsun (ilkokul, ortaokul, lise, üniversite) bir sınıfta, ders ne olursa olsun, normal yetenekli bir öğrenci, normal bir gayret sarf etmişse, normal bir notla geçmelidir. Ama daha iyi yapan öğrenci daha iyi notla geçmelidir. Durum böyle değilse, hoca hatalıdır.” Söz konusu durumun sınavlarda da kendini gösterdiğinin farkında Dervişoğlu. Ekliyor: “Hocalığın en zor tarafı, uygun soru hazırlamak ve kağıtları uygun değerlendirmektir. Sınav sınıfı sıraya dizer, tepedeki öğrenci 90-100 arası not almıştır, yani hiçbir zaman 30’dan başlamaz; aşağı doğru ip gibi dizer sınıfı. Hiç kimseye sürpriz yok; herkes ne umduysa onu bulmuştur aşağı yukarı ve tabii ki normal gayret gösteren geçiyor.”

 

Öğrenciler, bilmeliler ki söz konusu derse karşı ilgili ve gayretli olmaları ve gerekli etkin çalışmayı göstermeleri koşulunda dersten geçebilecekler. Bu öngörü, onları öğrencilik becerilerine yaklaştıracaktır. Bu aynı zamanda bir öğretmenin işini iyi yaptığının da göstergesidir bence. Elbette ortalama seviyenin üstünde ilgi, gayret ve çalışmayı gösterenler, daha iyi sonuçlar alacaklardır. Fakat normal zekâlı, ilgili, gayretli ve çalışan bir öğrencinin geçer not alamadığı bir durumda öğrencinin öğrenme ve öğrenme süreçlerine ilişkin duygu ve düşünceleri nasıl olacaktır, bir düşünün. Kişisel yaşamımda dersten, öğretmenden, okuldan, çalışmaktan nefret eden, eğitim sezonunun başında “ne yapsam da geçemem, bu dersten” diye dersle ilgisini kesen o kadar çok arkadaşımı ve dahası öğrencilerimi hatırlıyorum ki. Yeterli ilgi ve gayretle örneğin matematikte, fizikte sorunsuz dersi geçebileceğini gören bir öğrencinin derslere ilgi ve gayretinin artacağı bir gerçek.

 

Bu durum okul sonrası yaşamı da etkileyebiliyor. Herhangi bir alana normal düzeyde ilgili olmanın, işin gereklerini yerine getirmenin ve ortalama çalışmanın normal bir başarı getireceğini okul yaşamı içinde gören ve deneyimleyen bir öğrenci, birçok alanda nasıl da çeşitlenip zenginleşebilir, halbuki. Bu noktada ülkemizin ciddi bir potansiyeli kaybettiğini üzülerek görüyorum. Öğrenciyle olumlu duygusal, psikolojik bir bağ kurmaksızın, onun farklılıklarını gözetmeksizin, etkili öğrenmenin gerçekleşmeyeceği bilgi ve deneyimlerle o kadar netten neden ilgi, sevgi ve güvenin beraberinde getireceği güçten yararlanmayalım?

 

Okullar olarak adına değerler eğitimi, karakter eğitimi, olumlu davranış kazandırma programı ve daha ne derseniz deyin bu kritik deneyimi, burada dile getirdiğim ortalama yetenekli birinin normal ilgi ve çalışmayla ortalama bir başarıya ulaşacağı deneyimini, çocuğa yaşatmadıktan sonra istediğiniz kadar çalışma, azim, sorumluluk değerlerini çocuğun yaşamından kopuk biçimde anlatın, çocuğa okul töreninden hemen sonra düşecek takma bıyık takmaktan başka bir şey yapmazsınız, bunca uğraşa rağmen.

 

Artık görmeliyiz, sorunun öğrencide; aklında, zekâsında... olmadığını. Görmeliyiz; sorunun eğitim politikası, felsefesi ve buna paralel pedagojik model geliştirip bunu eğitim öğretim süreçlerine yayamayan büyüklerde olduğunu.