“Eğitimde feda edilecek tek fert yoktur”

Barış Aygener 08/10/2016 - 11:32:15

Dün akşam Prof. Dr. Ali Nesin’in Matematik Köyü’nün Delisi adlı nehir söyleşisinden aldığım notlara bakıyordum. Ali Hoca, öğretmen olmanın olmazsa olmaz koşulunun öğrenciyi sevmek olduğunu biliyor ve işini tutkuyla yapıyor. İşini karşılık beklemeksizin, bıkıp usanmadan, yakınmadan, aşkla yaptığı için de bugün ülkemizde çocuklar ve gençler için bir matematik idolü.

İzmir’in Şirince beldesinde tuğla tuğla ördüğü Matematik Köyü’ne, ülkemizin ve hatta dünyanın bir çok yerinden matematik sevdalılarını çekmeyi başarıyor, gerek eğitici gerekse öğrenci olarak. Başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu gördüğümüz bu köyde, toplumsal yaşam katılımcılarla beraber paylaşılarak kotarılıyor. Eğitim sürecini kompartımanlara ayırmadan ve yaşamdan koparmadan bir bütün olarak kavrayan, toplum olarak ihtiyacını en çok çektiğimiz düşünme etkinliğini, çalışma ve eğlenceyi bir arada gerçekleştirmeyi başarıyor. Öğretmenden öğrenciye daha önce üretilmiş olan bilginin aktarıldığı hiyerarşik bir öğretme modelinin benimsenmediği köyde, eğitmenler ve öğrenciler, matematik üzerine beraberce sistematik biçimde düşünüp tartışıyorlar, birbirlerine öğrenme yoldaşlığı yapıyorlar. Öğrenme ortamına ve sürecine etkin olarak katılan öğrenci için matematik korkulan bir alan olmaktan çıkıp gençlerin ilgi ve merakının peşini kovaladığı eğlenceli ve doyurucu bir serüven haline geliyor.

İnanmayabilirsiniz ama bugünün Efsane Hocası, okul ve derslerle pek ilgisi olmayan, sıkılgan bir öğrencilik dönemi geçirmiş. Şöyle anlatıyor anısını: “Öğretmen bir gün sınıfa bir zekâ testi getirdi. Bütün soruları yaptım. Ertesi gün kapının ağzından sınıfa sordu: ‘Bilin bakalım kim birinci?’ Ben anladım tabii birinci olduğumu, çünkü bütün soruları yapmıştım, eğer bir birinci varsa bu birinci ancak ben olabilirdim. Ama sesimi çıkarmadım. Hatta öğretmenle göz göze geldikten sonra başımı öne eğdim. Demek o zamanlar mütevazıymışım... Herkes bir ağızdan ‘Feridun’ dedi. Çünkü Feridun sınıfımızın en iyisiydi. Seçim Öğretmen, ‘Hayır’ deyince herkes şaşırdı. Sonra teker teker öğrencileri saymaya başladılar: Haldun, Ethem... Hayır, hiçbiri birinci değildi. 12 kişiydik sınıfta. Kızlardan biri de zihinsel özürlüydü. Hepimiz onun zihinsel özürlü olduğunu bilirdik ama hiç birimiz onunla alay etmezdik, aramızda bile onun aleyhinde konuşmazdık. Demek bayağı olgun çocuklarmışız. Çocuklar birinciyi bulamayınca sınıfa bakmaya başladılar, acaba kimi unutmuşlardı? Sonra o zihinsel özürlü kızı tahmin ettiler. O da değildi tabii. Sonra tekrar sınıfa baktılar. En arka sırada oturan beni gördüler ve hep bir ağızdan ‘Ali’ diye bağırdılar. Anlaşılan Seçim Öğretmen de şaşırmıştı birinci olmama. Sınıfın birinciyi doğru tahmin edemeyeceğini tahmin etmiş, kapıdan sormuştu. Bundan da anlaşılıyor ki oldukça gölgede kalmışım. Kendimi belli etmemişim.”

Zengin pedagojik çağrışımlar yapan, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir anı/kıssa. Kıssadan kendi payıma düşenler:

Derslere ve okula ilgisiz olmak demek, öğrencinin algılamasının düşük olduğu anlamına gelmez, elbette. Bu ilgisizliğin nedenleri, çok nedenli olabilir, yapılması gereken bunları ortaya çıkarıp gereğini yapabilmek. Yıllar gösterdi ki söz konusu ilgisizlik, çoğu zaman çocuğun kendisinde, ailesinde, okulunda yolunda gitmeyen şeylerin bir çığlığı oluyor. Bu çığlık duyulmalı, hem de bir an önce.

Çocukları başarılı/başarısız, çalışkan/tembel diye etiketlemediğimizde onlara yaklaşabiliyoruz. Önyargısız bir bakışa sahip olduğumuzda sınıfta keşfedilmeye hazır bilim adamlarının, sanatçı ve yazarların varlığını fark edebiliyoruz.

Ölçme aracının kendisinin başlı başına problematik oluşturduğu, değerlendirme ölçütlerimizin yeniden ele alınmaya muhtaç olduğu günümüzde, yeni bir bakışa ve pedagojik aşıya ihtiyacımız olduğu çok açık. Anı/kıssa gösteriyor ki ‘Her çocuk başarır.’ Ama bugün ama yarın, bu ya da şu alanda, burada veya orada. Sözün geldiği bu noktada, Mustafa Kemal’in “Eğitimde feda edilecek tek bir fert yoktur.” sözü ne kadar anlamlı değil mi?

Önemli ve değerli olan, gerek aile gerekse okul olarak öğrencinin kendini ifade edebileceği eğitim olanaklarını yaratmak, geride kalandan ileri gidene dek her bir öğrenciyi dikkatle gözlemleyip farklılık gösteren eğitim ihtiyaçlarını karşılamak, popüler, girişken öğrencileri gördüğümüz gibi kendini gizleyen çocukları da hedeflemek, kısaca eğitimin bireyselleştiği oranda kalitesinin artacağını unutmamak...

Bunları tekrar düşündürdü Ali Hoca’nın anısı. Ama bir şey özellikle etkiledi beni; çocukların sınıflarındaki zihinsel özürlü arkadaşlarına karşı geliştirdikleri özenli tutum ve tavırları. Sınıf ortamını değerlerin yaşandığı alan haline getiren bu çocuklar, arkadaşlarının söz konusu farklılığını kendileri adına ahlâken olgunlaşma fırsatına dönüştürmüşler. Sonuçta eğitim sürecinin en değerli ve anlamlı başarısı, sevgi ve şefkat, saygı, empati, anlayış, dürüstlük gibi değerlerle donanmış, insanlaşmış öğrencilerin yetişmesine rehberlik etmek değil mi?